KÜLTÜR VE SANATIN KARŞILAŞTIĞI ÜÇ TEHLİKE




 Voila Dergisi'nin 8'nci Sayısı'na Gönderdiğim Yazı


Kültür ve sanat bir milleti geçmişten geleceğe taşır. Toplumdaki bireylere bugününü estetik duygularla kavramasında yardımcı olur. Bugünü anlamlandırırken gelecekte de bugüne dair izlerin var olmasını sağlar. Kültür ve sanat asla sabit kalmaz. Devinim içindedir. Haznesine kattıklarıyla gelişen ve değişen bir deryadır.

Bugün denizlerimiz, içine giren atık ve çöplerle nasıl kirleniyorsa kültür ve sanat deryamız da içine giren yabancı unsurlarla kirleniyor. Dilimizden edebiyatımıza, müziğimizden mimarimize soyut ve somut tüm kültür öğeleri tehdit altında. Kültür ve sanatın by tehditlerle karşı karşıya kalmasına üç şey neden oluyor: Popülerizm, Hızlı Yaşam ve Tek Tip Küreselleşme

Popüler sözcüğünü, ben en çok lise yıllarımda kullandığımı hatırlıyorum. Lisede veya dershanede yakışıklı oğlan, güzel kız için ya da çevresinde insanları toplamayı başaran bir aurası (çekim alanı) olan arkadaşlarımız için kullandığımız sözcüktü “popüler.” “O kız çok popüler” ya da “okulun popüleri” derdik. Siz de bilirsiniz; o gün için o çevrede aranan, tutulan, sevilen kişi anlamında kullanılırdı. Bir sonraki sene hatta yılın ikinci döneminde başka biri popüler olabilirdi.

Peki “Popülerizm” ne? Açıklayacağım. Ama önce “Popülizm” sözcüğünü ele almak istiyorum. Popüler sözcüğü ile popülizm birbirine karıştırılmamalıdır. Popülizm; halka yağcılık yapmak veya halkın çıkarına hoş gelecek biçimde konuşmaktır. Siyasette popülizm (halk yardakçılığı) verilen vaatlerde kendini gösterir. “Herkese bir ev bir de araba anahtarı” vaadi halkın hoşuna gider. Halk böyle popülist söylemlere kanar ya da kanmış gibi yaparak oy kullanır. Uzun vadede zararı şudur: Popülist vaatlere kanarak oy veren seçmenin hayal kırıklığına uğrama ihtimali çok yüksektir. Popülist vaatlerini iktidara geldiğinde gerçekleştiremeyeceğini anlayan siyasetçiler de vaatleri nedeniyle basın tarafından sıkıştırılır ve takip eden seçimlerde iktidardan uzaklaştırılırlar. En azından Avrupa demokrasilerinde bu böyle olmuştur.

Popülerizm; halkın bugün tuttuğu, gündelik benimsemeleri yani popüler kültürü popülist amaçlarla kullanmak ya da ona uyarlamaktır. Örneğin bir şarkının bugün hit olup kısa sürede yok olması ya da bir yazarın çok satanlar listesinde iki ay takıldıktan sonra unutulup gitmesi popülerliğinin azalmasının sonucudur. Ancak bu şarkıların ve kitapların benzerlerinin sürekli yeni moda (trend) olarak önümüze aynı üreticiler tarafından konulup; illa ki o tarzda üretilenlerini tercih etmemiz için algı oluşturma yapılıyorsa burada popülerizm vardır. Tehlike popüler olan değil; popüler olduğu sanrısıyla yapılan popülizmlerdir. Popülerizme örnek vermek istersek henüz halk içinde popüler olmadığı halde bir şarkı Youtube’da trend video olarak ana ekranınızda gösteriliyorsa orada popülerizm vardır.

Popülerizm, kültür ve sanat üretimini olumsuz yönde etkiler. Sadece sanat takipçisi yönlendirilmez bu bakımdan. Sanatçı da popülerizm nedeniyle yönlendirilir. Sanatçı sanatını yaratırken ya da icra ederken popülerizmin yaratmış olduğu ortamdan ister istemez etkilenir. Evet; sanat sanat içindir ama hiç kimse kitabını sadece kendi okusun diye yazmaz. Her yazar kitabının çok satmasını dolayısıyla çok okunmayı ister. Sadece kendisinin dinlemesi için beste yapan besteci de olamaz. Bu nedenle sanatçı daha görünür olmak adına sanatından ya da kişiliğinden popülerizm uğruna taviz verebilir. “Taviz tacizi, taciz de tecavüzü doğurur” derler. Popülerizm yolunu seçen kültür veya sanat üreticileri, eserlerine dönüp bir bakarlar ki o eserde ilk günkü sanat ruhu kalmamış. Eser sanatçının değil popülerizmin eseri olmuş.

Kültür ve sanatı olumsuz anlamda en çok etkileyen unsurlardan biri de “hızlı yaşam.” Hemen aklınıza “fast food” yiyecekler geldi değil mi? Evet bu da hızlı yaşamın temel gereklerinden biridir. Bana göre hızlı yaşam ise bir buçuk yüzyıl öncesinden; otomobillerin ulaşım hayatına katılmasından başlar, günümüze kadar gelir. Örneğin şehir planlarını inceleyin. Otomobil, gündelik hayata girmeden önce şehirleri köylerden ayıran şey; daha büyük binalar, resmi kurumlar ve daha kalabalık sokaklardı. Şehirlerin köylerden farklılaşarak kentlileşmesi otomobil sayesinde olmuştur. Otomobil, bir yerden başka bir yere hızlı gitmeyi sağlıyor; dolayısıyla otomobil satın alan; zamanı da satın almış oluyordu. Günümüzde de bu böyledir. Paralı otoyolu kullanırken aldığımız hizmet yol değildir. Zaman tasarrufudur.

Hızlı yaşamda zaman tasarrufunun ötesinde kişiler sürekli bir yere yetişme telaşı içindedirler. Bireylerin çoğu şey için ayıracak vakitleri yoktur. 24 saat dolu gibidirler. Yemek yerken video izlemek, test çözerken kulaklıkla müzik dinlemek, yürüyen merdivende bile yürümek, dizileri hatta filmleri 1,5 kat hız ile takip etmek, yemek pişirmektense daha sağlıksız ve pahalı olan dışarıdan sipariş yoluna gitmek bir yaşam şeklidir ve bu yaşam şeklini tercih edenler çevremizde giderek çoğalmaktadır. Bu yaşam şekli başta obezite olmak üzere fiziksel sağlık sorunlarına, tükenmişlik duygusuna ve hayattan zevk almamaya dolayısıyla ruhsal sağlık sorunlarına, kötüleşen vakalarda intihara neden olmaktadır.

Hızlı yaşam, kültür sanata da çabuk tüketilen ürünlerin yani popüler ürünlerin çoğalması bakımından etki eder. Gittiğiniz kitapçılara sorabilirsiniz: “Ne tarz kitaplar daha çok satılmaktadır?” Sonuçlar birbirine yakındır. Kolay okunan, sürükleyici addedilen kitaplar ve ince diyebileceğimiz az sayfalı kitaplar daha çok okunmaktadır. Eserlerin niteliği ya da edebi değeri pek çoklarının umurunda değildir. Toplu taşımalarda dikkat ediniz; kişisel gelişim türündeki kitapların daha çok okunduğunu görürsünüz. Bunlar çabuk okunabilen; içinde güya hayatı değiştirecek öğütleri barındıran; bir metro istasyonundan ötekine varıncaya kadar unutulup giden satırlarla doludur. Kişisel gelişim kitaplarını kötülemiyorum; ancak belirli bir ölçünün ötesinde önemsemiyorum da.

Kültür ve sanatın çağımızda karşılaştığı üç tehlikeden sonuncusu ise “Tek Tip Küreselleşme”dir. 10 yıl önce; bir konferansta, dünyamızın yeni bir yöne doğru gittiğini söylemiş; bunu da “küreselleşen özgür insanların yerelde demokratik bütünleşmesi” olarak özetleyerek tarif etmiştim. Küreselleşme, içinde bulunduğumuz bilgi çağında kaçınılmaz olarak muhatap olduğumuz bir durumdur. Kötü bir şey değildir. Bugün Hakkâri’nin balını Almanya’daki evinde oturan Hans internetle sipariş edebiliyor; ya da Mehmet, Citroen aracına Fransa’dan klima hortumunu getirtebiliyorsa bunda kötülük yoktur. Edebiyat ajanları sayesinde bizim roman yazarlarımızı Meksika’da kitap fuarına gelenler tanıyıp kitaplarını alabiliyorsa “küreselleşme tamamen kötüdür” diyemeyiz.

Ve fakat hepinizin bildiği gibi geçmişte iki kutuplu olan dünya düzeninin Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte tek tipleşmesi, bütün dünyada değer yargılarının kapital olanla ilişkilendirilmesi, fikir dünyasının fakirleştirilmesi ve ideolojilerin bulanıklaştırılması düşün ve yazın dünyamıza dolayısıyla kültürümüze ve sanatımıza zarar veriyor. Tek merkezden çıkan edebiyat ve sanat ürünleri, tek elden tek fikre hizmet ediyor, çoğulculuğa geçit vermiyor.

Aykırı olanlar da küresel kapitalist yağmacı düzenin yıkıcılığından nasibini alıyor. Aykırılık; bizim edebiyatımızda özgünlükten öte anlam taşıyor. “Putları yıkıyoruz” derken Nazım Hikmet; sadece eleştiri yapma amacı gütmez; eski ve yeni kavgası da başlatır. Edebiyat zaten kavgaların, çatışmaların alanıdır. Çatışma olmadan yaratı olmaz. Ama günümüzde Nazım’ınkisi gibi aykırı bir ses internette kısa sürede başka sesler tarafından bastırılabilir veya troller tarafından görünmez kılınabilir. Hatta “bu paylaşım yanlış içerikler barındırıyor” diye uyarı etiketiyle sosyal medya şirketleri; aykırı gördüklerine erişimi dahi engelleyebilirler.

Tek tip küreselleşmede kültür ve sanat da düşüncenin yayılımının karşılaştığı zorluklarla aynen karşılaşır. Çünkü tek bir merkezin isteğiyle şekillenecek kültür ve sanat eserleri ile kültürlenecek toplumlar isteniyor. Bu bize “kitle kültürü”nü doğuruyor ki bu da belirli bir grubun topluma belirli bir kültürü dayatması demektir. Elinde sermaye, medya hatta hükümetler bulunduran bu güruh, kendi çıkarları uğruna dayattığı kültür ve sanat malzemelerini tüketmemizi geleneksel değerlerimizi ise “tu kaka” etmemizi istiyor.

George Orwel 1984 adlı yapıtında “yeni söylem” adı altında çarpıtılmış şiirler ve şarkılardan bahseder. Tek bir merkezden çıktığı hissini uyandıran ve uzun yıllardır müzik dünyasında olan biri olarak; içinde müzik dahi bulamadığım elektronik dalgalanma seslerinden ibaret robotik emisyonları dinleyenlerin sayısı çoğalırken Orwel’i rahmetle anıyorum. Bilgisayar hileleriyle hazırlanan şarkımsıların bombardımanı altında gerçek müziğe erişmek için çok çabalamam gerekiyor. Kıyıda köşede gizlenmiş; daha doğrusu kendi gizlenmemiş de başkaları ya da sistem sürücüleri tarafından saklanmış gerçek müzik ya da sanat parçalarını bulmak için epeyce arama zahmetine katlanmak gerekiyor.

Daha önce de dile getirdiğimi zannediyorum. Bugün bir müzisyenin Spotify ve Youtube’dan para kazanması için önce bu sosyal medya kanallarına paralı reklâmlar vermesi gerekiyor. İki milyon dinlemeye karşılık sadece ve sadece asgari ücret düzeyinde bir gelir elde etmesi; her şeyden önce müzisyeni müzik üretmekten ve eser yorumlamaktan soğutacaktır. Hatırlayınız; geçmişte müzik kaseti 500 bin, 1 milyon ya da üzeri kazanan sanatçılar vergi rekortmeni olurlardı. Yani o kadar çok gelir elde ederlerdi. Bugün ise sistem on dört on beş şarkılık albümleri unutturdu. Tek şarkılık (single) ünlüler doğdu. Üstelik bazı tek şarkılar (Gangnam Style) gibi bütün dünyada erişilmez tıklama oranlarına ulaştı.

Tek tip küreselleşme; “Meta verse” denilen bir evren ile daha mutlu olacağımızı iddia ediyor şimdilerde. Bu alanda geçerli para; yine tek tip küreselleşmecilerin ürettikleri “coin”ler. Hele NFT diye akıllara zarar bir patentleşme sistemi var ki; burada ruhunu NFT olarak satan gençten tutun; meşhur(!) kahkahasını satan Saba Tümer’e her çeşit insan yer alıyor. Ve bize kare kodu andıran görseller sanat(!) adı altında, “telif haklarını koruduğu” şeklinde kutsal emek değeri öne çıkarılarak satılmak isteniyor. NFT ve Meta verse ürünlerinin sürekli olarak gelecekte yüksek karlara erişeceği beklentisinin pazarlamasıyla hemen her gün bir şekilde karşılaşıyor; bir süre sonra kendi uydurduğu yalana kendi de inananlar gibi bir aldatmacaya inandırılmaya, hiç olmazsa denemeye değer izlenimine yatkınlaştırılmaya çalışılıyoruz.

Yukarıda saydığım üç unsur “yeni” dünyamızda kültür ve sanatın başına sarılmış en büyük belirsizlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Ve bu alana katkı koyacak şekilde bireylerde tüketim alışkanlıklarından dinlenen müzik türlerinin benzerleştirilmesi ve basitleştirilmesine kadar çeşitli uyarlamalarla karşılaşılmaktadır. Bu sistemde bir müzik türü ancak para kazandırdığı ölçüde dinlemeye değer gibi gösterilmektedir. Ya da bir kitap çoksatar ise değerlidir.

İktisattaki “görünmez el” teorisinden çoktan vazgeçildi. Fakat kültür sanatta görünür ve görünmez güçler piyasada istediği gibi at koşturmakta ve önümüze her geçen gün azalan porsiyonda, niteliksiz sanat eserleri koymaktadır. Üstelik bunları bize; sanal bir dünyada gerçek değerler olduğu iddiasıyla savunmaktadır. Popülerizmin, hızlı yaşamın ve tek tip küreselleşmenin kuşatması altında kültür ve sanat; yönü belirsiz, dümensiz kalmış bir tekne misali denizlerde dalgalarla boğuşmaktadır.

Hiç şüphe yok ki; kültür ve sanat teknesi, dümensiz tayfasız ve kaptansız kaldıkça ya açık denizlerde batacak ya da kıyıda kayalıklara çarparak suya gömülecektir. Böyle bir felaketin yaşanması halinde meta verse dünyasında batan geminin malları NFT olarak satışa çıkacaktır belki de!



AHMET EREN ÖZEN

9/4/2022 Çiğli – İzmir

Yorumlar